|
|
maviADA "her şey insanla güzel,her şey insan için." |
|
ÖYKÜ’de Düşünsel SAVUNMA: |
Prof. Dr. Ramazan KORKMAZ |
||||
| sayı 1 NİSAN 2008 | |||||
|
Cengiz AYTMATOV Öykülerinde Ötekileşme Sorunu ve Tahrip Edilen Bellek Mekanları:
”Ruhumuz bir oturma yeridir.” Gaston Bachelard Kişinin kendilik bilincine kavuşması, öncelikle “dıştanlık”ın kör bataklıklarına saplanmadan kendi içine dönmesine ve orada oturmayı öğrenmesine bağlıdır. Ortega Y.Gasset, kendi içinde oturmayı öğrenmeyen kişinin, hayvan gibi içine sığamayacağını ve dıştanlığa gömülerek asla kendini kuramayacağını söyler”.. Kişinin kendini çevreleyen şeyler dünyasında yitip gitmemesi için, onun, tarihselliğini sağlayan bellek mekanlarına tutunması ve orada kurduğu kendilik bilinci ile hem uzamsal boyutta dünyayla, hem de zamansal boyutta toplumsal geçmişiyle bağlantıya geçmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu bağlamda bellek mekanları, mitik kahraman Antheus’un toprağı gibi, kendisiyle temasa geçildiğinde ölen’i dirilten bir tinsel varoluş alanıdır. Yaşadıklarımız, düşlediklerimiz gibi, unuttuklarımızın da içimizdeki toplanma merkezi olan bu tinsel varoluş alanları (bellek mekanları), kendilik bilinci kurmanın en temel çıkış noktasıdır. Toplumsal ve bireysel anlamdaki tüm insani kazanımlarımızın barınakları, bu yüzden, sürekli bir biçimde, türleri üzerinde güce dayalı üstünlük kurma eğilimindeki kişi yada kurumların ana hedefleri olmuştur. Cengiz Aytmatov’un eserlerinde, mütecaviz – mütegalibe kesim tarafından ele geçirilmek yada tahrip edilmek istenen bellek mekanlarını, işlevsel özellikleri itibariyle;
1. Deneyimsel/mimetik bellek 2. Nesneler belliği 3. Dil ve iletişim belleği 4. Kültürel bellek Başlıkları altında dört ana bölümde değerlendirebiliriz. 1. Deneyimsel / mimetik bellek Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı romanının başlangıcında Yedigey’i, dostu Kazangap’a sağlığında verdiği sözü yerine getirmek ve onu Nayman Ana Gömütlüğü’ne gereği gibi, bu bozkır bilgesine yakışır bir biçimde defnetmek için büyük bir titizlikle uğraşırken buluruz; “Havutu devenin sırtına yerleştirme uzun zaman aldı. Sonra yuları başından geçirdi. Bu da bitince havutun üstüne renk renk, uzun püsküllü, halı nakışlı atadan kalma örtüyü serdi. Ukubalanın gözü gibi koruduğu örtü ve yepyeni gezi yularıyla Karanar’ı son kez ne zaman donattığını anımsamıyordu. İşte şimdi böyle bir fırsat çıkmıştı. Karanar’ın semerlenmesi bitince Yedigey hayvanı ayağa kaldırdı ve yaptığı işten çok memnun kaldı. (..) püsküllü örtüsüyle deve, kendi cüssesiyle birlikte daha gösterişli bir binek hayvanı olmuştu. Gençler, özellikle Sabitcan, saygıdeğer bir kişinin cenaze törenine hazırlık yapmanın hiç de insana yük olmadığını; tam tersine, üzücü bir olay nedeniyle de olsa, böyle durumlarda gerekli saygıyı göstermenin kaçınılmazlığını görsünler anlasınlardı.” Yedigey’in amacı, yatılı okullar gibi sistemin toplu meditasyon mekanlarında yetiştirilerek geleneğin mimetik /deneyimsel belleğinden koparılmış gençlere, geçiş dönemlerine ait geleneksel tavır alışı göstermektir. Ölüm gibi mutlak bir çözülüş karşısında toplumsal dayanışmanın, insanca paylaşmanın “kaçınılmaz”lığını“ gençler(..) görsünler anlasınlardı.” Görmenin, ruha ulaşmadaki doğrudanlığı, her ne kadar ideolojik koşullandırmanın yapay engelleriyle karşılaşsa da Yedigey bu ölüm olayını, gençleri geleneksel tavırla yüzleştirmek için iyi bir fırsat olarak görür. Geçmiş’in ortaya çıkması ve bir anlama dönüşerek varlaşması için, şimdi’yi yaşayan birey’in onunla ilişki içine girmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yedigey’in cenaze ile ilgili düzenlediği seremoni, böyle bir ilişkilendirme amacına yönelik mesajlar içerir. Bu ilişki, bireye tarihsellik boyutu kazandırır ve onu daha derin bir yapı olan kültürel belleğe taşır. Yedigey bunu, geleneksel anımsama yöntemleriyle yapar, çünkü, bozkırın ortasına atılmış insanın, kimliğini tanımlayarak güven duyabileceği tutunma noktalarına gereksinimi vardır. Anthony P.Cohen, görünüşteki amaçları ne olursa olsun bu tür ritüellerin, bireysel / toplumsal bilinci ve duyarlılığı artırdığını ve bireyin toplumu yaşantılamasına neden olduğunu belirtir. İnsan, ritüel biçimlerdeki anımsamalarla farkında olmadan sorumluluklar üstlenir, tarihsel olan’la yüzleşir ve toplumsal tine karışır. Yaşamın temel geçiş dönemleriyle ilgili pratikler, deneyimsel/alışkanlıklar yoluyla içimizde/belleğimizde barındıklarından, kendimizle ilgili görüşlerimizin ilerideki belirleyici gizil yönlendiricileri olacaktır. Bir bakıma geleceğimizi kuran gücün, bu ritüellerle beslendiğini ve yaşamın zorluklarına karşı bize direnç verdiğini söyleyebiliriz. Oysa tek boyutlu bir sistem formatına çakılmış Sabitcan, Nayman Ana’nın mankurt oğlu Jolaman gibi, kendisini kurtaracak olan her türlü anımsama girişime kapalıdır. Onun için, insanların uzaktan kumanda ile yönetileceği 20.yüzyılda, eski, modası geçmiş adetlerle uğraşma, ölü için deve bezeme ve kilometrelerce yolu çölde aşmaya çalışma gibi “zaman kaybettirici”, “saçma iş”lerin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü o, yazılı ve sözlü aktarımdan önce kişiler arası etkileşimin taklidi boyutunu kapsayan ve bireyin sosyalleşme sürecindeki ilk durağı olarak kabul edilen mimetik bellek’ten koparılmıştır. Ayrıca bu bellek mekanları, “burjuva yönelimleri”, “feodal kalıntılar” gibi, dönem için büyük suç sayılan aşağılamalarla tahrip edilerek dönülemez de kılınmıştır. Totaliter sistemlerin mantığını bu bağlamda sorgulayan Paul Connerton, devrimlerin, eski dönemlerin egemen bedensel pratiklerini reddetmesinin temelinde, kimlik nosyonunun bütün bu alışkanlıklar düzeneği içine sinmiş olduğunu bilmesinin yattığını söyler. Reddedilen doğrudan bedensel deneyimin bizzat kendisi değil, içinde taşıdığı kişisel kimlik ve toplumsal tinidir. 2. Nesneler Belleği “Merhaba Aral gölü, diye fısıldadı Yedigey!” İnsanın doğuştan nesneler dünyası içinde kendini bulması, onu, eşyalara çarparak, dokunarak, kendi sınırlarını tanıma olanağına kavuşturur. Küçük bir çocuk, ateşin yakıcılığını, bütün “yanarsın!” uyarılarına rağmen elini yakarak, taşın veya sehpanın sertliğini, bıçağın veya camın keskinliğini kafasını, kolunu çarparak, keserek deneyimleri ile öğrenir. Böylece insan, ontolojik anlamda varlığının sınırlarını da kavramış olur. Nesne ve bilinç arasındaki bu eğitişimsel ilişkiden; kurguları insanlığın çocukluk dönemlerine uzanan hiyerarşik saygı, kutsama ve kurtarma öyküleri, kuralları ve inanç biçimleri ortaya çıkmıştır. Evrenin gizli bir ruhu olduğu ve bu ruhun onu kuran canlı cansız tüm varlıklara sindiği görüşü, insanları, yazgısal birliktelik içinde oldukları nesnel dünyaya karşı daha saygılı ve ölçülü olmaya yöneltmiştir. Eşyanın ruhuna gösterilen tazim, onda kendi yansımasını gören, beraber paylaştığı dünyadaki kader birliğini anlayan insanın, aslında kaygı ve endişe içinde merak ettiği kendi gelecek varlığına duyduğu saygıdan başka bir şey değildir. Nesne ile bilinç arasındaki eğitişimsel (diyalektik) bağın doğrudanlığı, edebi eserlerde özellikle mekan-insan özdeşikliğine dönüşerek kendini yansıtır. Cengiz Aytmatov’un eserlerinde özel bir dikkatle işlenen mekan-insan özdeşikliğinin en güzel örneklerinden birisi, Toprak Ana adlı uzun öyküde karşımıza çıkar. Savaşta kocasını, oğullarını ve işleyen bu felaket süreci sonunda gelini Aliman’ı kaybeden yaşlı Tolgonay, “Ölüleri Anma Günü”nde, acısını paylaşmak, dertleşmek ve ortak geçmişlerinde kalan mutlu günleri yadetmek üzere tarlası ile konuşmaya gider; “- Selamınaleyküm sevgili tarlam! Dedi yavaş sesle. -Aleykümselam Tolgonay. Yine geldin demek? Görüyorum, biraz daha yaşlanmışsın, saçların bembeyaz olmuş… Aa, baston da kullanıyorsun artık. -Evet, güzel toprağım, yaşlandım. Ee aradan bir yıl geçti ve sen bir hasat daha verdin… Biliyor musun bugün “Ölüleri Anma Günü” -Biliyorum ve seni bekliyordum Tolgonay, ama bu defa da yalnız geldin değil mi? -Gördüğün gibi yalnızım, hep yalnız…” Tolgonay ile tarlası arasında, ortak geçmişlerinden beslenen derin bir dostluk bağı vardır. Tarla / toprak, her yıl kendisiyle yüzleşen, ona emek veren bu yalnız ve ölümlü varlığı, yaşlı bir anne şefkatiyle kucaklar. Tolgonay, tarlasına baktıkça, onun yüzüne sinen geçmiş mutlu günlerini anımsar; evlilik heyecanı, ilk mahsulü dermenin coşkusu, çocuklarıyla toprağın tanıklığında gelişen, büyüyen sevgileri, yaşama olan inançları… Oysa şimdi, bütün bunların hepsi, onu sonsuz acılar içinde bırakarak terk etmişlerdir. İnsanlığın kendisini yok etme hastalığının ürünü olan savaş, bütün bu değerleri, felaketlerin acılar yumağına dönüştürdüğü bu yaşlı kadının nesneler belleğinden silmiştir. Artık Tolgonay’ın son dayanağı, geçmiş mutlu günlerinin tek tanığı olan ve emekleriyle ömürlerinin gizemini işledikleri “sevgili tarla”sıdır. 3. İletişim belleği “Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti.” (Beyaz Gemi) Evrenin bilinci olan insan, aynı zamanda örgün bir iletişim düzeneğinin de kurucusudur. İnsanın kendisiyle ve evrenle kurduğu ilişkilerde geliştirmeye çalıştığı anlam dizgeleri, evrenin yüzüne sinen yitik cennetin, yeniden keşfedilmesi, yeniden fethedilmesi, hatta yeniden yaratılması süreçlerinden oluşur. İnsan, biraz da bu yüzden bilerek kutsal kitaplardaki cennetten kovulmayı içeren günahı işleme yoluyla kendini gerçekleştirmek istemiştir. Kovulma motifli bu ilk günah, insan varlığının tanrısal alanın kontrolünden çıkarak kendilik olanaklarını yaratacak bir alan açma ve bu alanda kendi kesinliğini kavrama, yaşama tutkusundan kaynaklanmıştır, denebilir. Ne var ki, insan, bütün yaratıcı özellikleri kadar, kendisini tahrip edecek olan özü de içinde taşımaktadır. Aytmatov’un eserlerinde, insanın özgür istemini dışlayan bu tahrip edici süreç, kendiliğinden ortaya çıkmaz, ancak, olumsuz güdüleme ve yönlendirmeler sonucu işlemeye başlar. a-Tıkanan erişim alanları İnsani gelişme sürecindeki kazanımların kayıt merkezi ve varlık tabakaları arasındaki ilişkilerin ontolojik zemini olan iletişim belleği, bir veya en fazla üç-dört kuşaklık anıları ve bilgi birikimini kapsar. Genellikle içine doğulan bir ortam olan bu alan, kişilerin kendilerini gerçekleştirme sürecindeki kazanımlarıyla da gelişir ve zenginleşir. Kuşağa özgülüğü ve sürekli devingenlik içinde bulunması dolayısıyla iletişim belleği, toplumun geleceğini ele geçirmek isteyen siyasal erk sahiplerinin daima ilgi odağı olmuştur. Bu alanın biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesi bir bakıma toplumun biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesi anlamı taşıdığından, yönetimin şimdi’lik ve yakın geleceğe yönelik tüm pratik amaçları, dil ve iletişim belleğine yönelik yaptırımları gündeme getirmiştir. Aytmatov’un eserlerinde, iletişim belleğinin sağlıklı işleyişi önündeki başlıca engel; ceberut ve mütecaviz bir merkeziyetçi anlayışın, insanları önceden belirlenmişlik çıkmazına tutuklayan sloganik dayatmalarıdır… İnsan, ister dini isterse siyasi bakımdan olsun kendi iradesini dışta bırakarak kurduğu her ilişkide kendini mahkum etmiş olur. Sabitcan, Tansıkbayev, Orozkul, Bazarbay, Grişan, Petruha, Koçkorbayev, Tanabay, Ordok, Abakir gibi kahramanların tamamı sloganik söylemlere tutuklanmış insanlardır. Bu anlatı kahramanlarının dünya ve yaşam hakkındaki konuşmalarına, önceden dinledikleri kulaktan dolma ve sloganik bilgiler yön vermektedir. Bu durum, onların başkaları ile ilişkiye geçmelerini önleyen büyük bir engel olarak karşımıza çıkar. İnsan ilişkilerinde kendilik zemini olamayan bireylerin sağlıklı, boyutlu ve yaratıcı birliktelikler kurması da mümkün değildir. Gün Uzar Yüzyıl Olur’da Abdilhan, geleneksel söyleme tutuklanmış bir anlayışın insanlaşmış biçimidir. Kişisel inisiyatif ve iradesini toplumsalın baskısı karşısında tamamen yitirmiştir… Bu yüzden, Barakbay boyunun ileri gelenleri; “Yaşına başına bakmadan, kendi onurunu, bizim onurumuzu ayaklar altına aldı..(..) hepimizi rezil etti! (..) Töreleri, gelenekleri ayaklar altına aldı.” Diye, Begümay adlı genç bir kıza aşık olan Raymalı Ağa’yı cezalandırma görevini Abdilhan’a verdiklerinde, bu kararın insani boyutunu hiç sorgulamaz. Bu cehennemi yüz, “Seni iyileştirmeye karar verdik!” der ve sağaltma görevine, yaşlı akın’ın elinden tamburunu alıp yere çalarak, “sığırtmacı ayakları altına alan öfkeli boğa gibi nazik aletin üstünde tepin(erek)” başlar. Sonra Raymalı adıyla bütünleşen meşhur atı Sarala’nın eyerini baltayla parçalar, hırsını alamayınca Sarala’yı yere yatırıp zavallı atın gırtlağını keser. Bütün erişim araçları (tambur, eyer, at) elinden alınan Raymalı, sürünerek de olsa Begümay ile görüşmeye gideceğini söyleyince, bu sefer onu sürükleyerek bir kayın ağacına bağlarlar; çevresinde ateşler yakılır, tütsüye verilir, kamlar ve şamanlar kötü ruhları kovarlar, hoca Kur’an’dan ayetler okur… Koca akın Raymalı, böylece “iyileştirilmekte”dir. 4. Kültürel bellek “Yedigey, ölünce beni Ana Beyit’e göm. Aral’la bu son görüşmemdir.” Kazangap Tipik bir bozkır bilgesi olan Kazangap’ın “Yedigey, ölünce beni Ana Beyit’e göm. Aral’la son görüşmemdir.” Sözleri, kendi içinde oturmayı başarmış bir insanın, fenomenolojik anlamda mekanla kurduğu özdeşikliği yansıtmaktadır. Yeryüzünün ruhunun insana geçtiğini söyleyen Hugo ne kadar haklıdır. Kazangap bilge, erdemli kişiliği ve geçmişe ait değerlerin toplandığı bir arketip görünümüyle adeta bozkırın ruhudur. Yedigey’in “Türünün son örneği” diye tanımladığı bu insan, toprağa verilmek üzere hazırlanmıştır. Yani geçmiş zamanların erdemli bilgeliğini temsil eden “son örnek” artık yoktur, toprağa verilecektir. Fakat, Kazangap’ın emanet edileceği toprak, sıradan bir yer değil, yüzlerce yıllık geçmiş ile şimdi’nin üzerinde buluştuğu Nayman-Ana Gömütlüğü’dür. Atalardan arta kalan’ı barındıran bu bellek mekanı, Aytmatov anlatılarındaki mekansal dinamizmin genel karakteristiği doğrultusunda ‘anlam aktarıcı bir öge’ olarak karşımıza çıkar. Kazak-Kırgız ruhunun topografik simgesi durumundaki Nayman Ana Gömütlüğü, Kazangap’ın tarihsel dizge içinde kendini insan olarak kesinlediği, kimliğini onayladığı bir yerdir. Yaşlı bozkır bilgesi, bu bellek mekanına gömüldüğünde halkının tinselvarlığı ile bütünleşerek ölümsüzleşeceğine inanmaktadır. Yedigey’e onun için vasiyet eder ve yine bu nedenle Yedigey, ısrarla bu defin işleminin “türünün son örneği”ne yakışır olması için çabalar. Çünkü kültürel bellek, iletişimsel bellekteki gibi belirsiz, törensiz katılıma izin vermez ve kendisiyle ilişkiye geçecek herkesi, özel günlere, ritüel hazırlık dönemlerine davet eder. Kişinin, bireysel ve toplumsal kimliğine ait temel parametreleri güvenceye aldığı, onadığı bu tür törenlere katılım yükümlülüğü ve katılım hakkı vardır. Kazangap’ın ölümü, hem kendisini hem de yakınlarını böylesi bir bellek koduna katılmak için “hak” ve “yükümlülük” sorunsalıyla yüzyüze getirir. Ne var ki, nesneler ve deneyimsel bellek kodları tahrip edilmiş Sabitcan, Sarhoş Damat, Şaymerden, gibi karakterler, Tanrı’nın ve ataların tinsel varlığını içinde taşıyan kültürel bellek kodlarına katılım yükümlülüğü veya katılım hakkı diye bir değer anlayışına sahip değillerdir… Böylesi bir yabancılaşma, “katılım yükümlülüğü”nü saçmalığa, “katılım hakkı”nı da zaman kaybına neden olan ‘boş uğraş’lar alanına dönüştürmüştür. Bu bağlamda anlatılardaki Sabitcan, Tansıkbayev, Şaymerden, Orozkul, Bazarbay, Bos, Tanabay vb karakterleri, düşünsel anlamda problem yitimine uğramış insanlar olarak değerlendirebiliriz. Problem yitimine uğrama, insanın, varoluşsal sorunlar/ın/a karşı duyarsızlaşması, hatta çoğu zaman kendisi için kurulan felaket sürecinin bizzat öznesi konumuna gelmesidir. Kişi böylece, Sabitcan örneğinde görüldüğü üzere; kodlarını çözemediği kültürel bellek değerlerine yabancılaşır ve daha da ileri giderek varlık sebebi olan bu değerleri aşağılar; “Eski masallara kapılmışsın sen, Yedike. Adamlar burada dünya çapında uzay işleriyle uğraşıyorlar, sen de tutturmuşsun “Ana-Beyit’imiz! Ana Beyit’imiz!” diyorsun. Kimin işine yarar senin Ana, Beyitin?(..) ihtiyar ıvır zıvır işlerle kimsenin kafasını şişirmeye kalkma.(..) Senin Ana-Beyit’in bana vız gelir, tırıs gider.” Toplu meditasyon mekanı olan yatılı okullar ve parti toplantı salonlarında çekilen nutuklar, öğretilen bilgiler, genellikle ülküsel olanın bayağılaştırılmasına yönelik bir amaç taşıdığından buralarda yetişen nesiller, Sabitcan’ın kişiliğinde öne çıkarak bu değerleri “ıvır zıvır şeyler” olarak görürler. Bu durum Jolaman’a ‘şiri’ ile yapılan yalıtmanın Sabitcan’a sloganik söylemle yapıldığını göstermektedir. Mitik dönemde, bilinç köreltme aracı olarak kullanılan şiri’nin işlevini, şimdi’de, kitlesel yalıtımlar ve yapay cennet tasarımları için merkezce üretilmiş sloganlar üstlenmiştir.
|
|||||
|
|
Bize
Gelenler:![]() |
Yaz 2008 çıktı...
İçindekileri
|
|||